Ufuk Arka Sokakta - (23.2.2004) |
Z a m a n d a
Durduğumda, sonsuz bir girdaba girmiş gibi döner durur, taş gibi ağırlaşan kafatasım. Gözlerimi kapatıp daldığımda, az önce durduğum yerde.. kimse kalmamıştır. Ayak izim de silinmiş ama üzülmem, gözlerimi açar, yeniden basarım.. ben olurum.
R ü z g a r d a
Bir nefes takip eder beni; kulağıma ellerime yüzüme dudaklarıma dokunur. Ateş basar tenimi. Kalbim çarptıkça göğsümün çeperlerine, on adım birden savrulurum yağmurlu kentin hüzün sokaklarında. Ellerimi ceplerimden çıkarmadan yığılırım parke taşlarına. Yıkılma değildir, bu yerde sürükleniş. Bedeni yok saymadır veya haykırmaktır, gözleri kapalı dudakları kilitli. Nefesim süpürür kiremit sarısı yaprakları. Yapraklara yazılır düşlerim ve her sonbahar toprak olur.
Bahar düşten gerçeğe dönünce, yeşil bir dalda buluşuruz belki, ya da kim bilir karşı dallarda başka rüzgarlara doğru kıvrılırız. Aslında bunca dramatik olmak zorunda da değil sanki bu mide sancılarım. Göz çukurlarım derinleşip, üstelik altları da morarınca, daha anlaşılmaz biri haline gelirim diye de korkuyorum çoğunlukla.
N e h r i n d i b i n d e
Suyun yüzeyindeki kıpırtılar hızlandırıyor yüreğimdeki vuruşları. Ama düşlerimde görünen, mavi su kadar berrak değil. Öylesine iyi bilirim ki engin suların taşıdığı hazineleri, bulanık düşlerimin buğusu dağıldığında, hepsinin yerinde yeller estiğini görürüm.. inanmam. Sürekli başa saran bir şarkı gibi aynı düşleri aynı gerçeklerle örterim. Sanki her seferinde, ilk gibi. Camdan duvarların arkasında çalan müziğe kapılır kaybolurum. Bedenim kendi yolunu bulur kayıp dünyalarda. Ama ruhum, her seferinde başka sokaklarda çarpar, telaşlı adımlarda taşınan omuzlara. Burnum kızarır, keskin havanın çarpışıyla. Gözyaşı damlalarının hangisi yağmuru getirir, ya da hangi yağmur göz yaşlarımdır. Belki de bütün yağmuru ben yağdırmışımdır...
Su, görünürde berrak. Ama dibi ne kadar tortulu bugün. Balıkların göğsü katran renginde. Koşturmacanın bu kadarı fazla diye düşünüyorum ama ağzımı da açamıyorum. Korktuğum, gölün tortulu suyu değil, balıklar da suyun üstündeki yüzler gibi mana veremeyecek ne söylesem. Haykırmaya kalkarsam beynimdekileri, onları yutmamdan korkarlar sadece. Ben de onca suyu ve çamuru yuttuğumla kalırım. Gözlerim yosun tutmaya başladı bu arada. Yeşil bir dünya... Hayalimde bu yoktu aslında.
O d a d a
Günün sonunu tahmin etmek hiç de güç değildir. Islak vücuduma yapışan yosunları eski taşlı sokaklara döke döke küçük penceremin arkasına koşarım. Camdaki kuş bekler beni birkaç ekmek kırıntısı için. Sert yatağımda yumuşak düşler ninnisiyle uyurum. Belki de güzel düşler dünyasına uyanırım, kim bilir? Orada bütün her şey istediğim gibidir. Ben de güzel şarkılarımı onlara söylerim. Varsın duymasınlar. Ben söylerim..
Y i n e o d a d a
Ayakta kaldığını düşünürsün bazen, dizlerini bükmediğin için, ve bazen gördüğünü sanırsın karanlıklar çökmediği için. Ya da boğazın kuruyunca susadım dersin, su içince de boğuldum. Hafifçe kısınca gözlerini, ufukta belirir sanki bir şeyler, açınca gözlerini, ışık yakar beynini, göremezsin. Sırtın üşüyünce hava da soğuk sanırsın muhtemelen. Oysa ürperten içini dışarıda değildir. Kapılar açılır gibidir, içeri sıcağı getirirler avuçlarında. Giderler ve kala kalırsın tahtaların çatlaklarından sızan küflü havayı afyon gibi burnuna çektiğin odanda. Ne kadar da meyillisin hayal görmeye, saten bulutlarda yuvarlanmaya...
İ ç e r i d e
Her şey cam fanusun içinde. Görünürsün, duyulmazsın. İçeri giremezsin, dokunamazsın. Sonraları, hayal bile kurdurmaz sana içerideki yoğun duman. İçi dışı farklı sıcaklıktadır. Sıcak tarafta olduğun için, yere doğru kayarsın asılı olduğun duman üstü camın buğusundan.
U f u k t a
Biri, kocaman pırıltılı bir nehirdir. İçine bakmak, hayal dünyalarının kapısını açar, sonsuzluğun, ele tutulur halini getirir, damla damla. Uğultulu... Bir diğeri ise büyülü yeşil bir ormandır. İçinden gelen fısıltılar ve şarkılara kapılmaktır tek yapman gereken. Ormanın içinde akordeon çalan parmaklar, kulaklarına da dokunur aynı zamanda. Gökyüzü bir mavidir.. bir yeşil.. bir kırmızı, ya da başka. Senin sevdiğin renkte takılı kalır bulutların rengi.
Sen algılayamadan kristal sudaki yansımanı, ve hatta kulakların bu dokunuşu hissedemeden, nehir çevreni sarar, orman, içinde bir ışık yaratır ve kendini bir anda uğultulu bir şarkının içinde bulursun. Ve nehir, ve orman, ayak uçlarından bulutlara uzanan gökkuşağı boyalı dağı sunarlar sana. Senindir, gökyüzünündür, gökyüzü senindir, kuşlar senin, güneş de. Çok, sıcak, yumuşak. şarkıları, yüzünü okşayarak geçer. Gözlerini alır çiçekleri yapar, ışığı yapar. Besler.
Oysa sen, apansız buluştuğun bu dağın eteğinde, korkularına bırakırsın ruhunu. Gökkuşağı renkli dağ, tek renktir. Ormandan gelen akordeon sesi kısılmıştır. Nehrin şırıltıları belli belirsizdir. Zaten senin de duymaya halin yoktur ki. Duymak gerekli mi onu da bilmezsin. Belki dağları saran, korkudur. Seni parmak ucundan öteye götürmeyen. Korku senindir ama, onu tek başına yaşayamazsın. Bu dağı sessizlik korkutur, toprak üstündekileri siler süpürür bir kar fırtınası gibi. Soğuk, eteğindeki nehri dondurur, görünmez olur hayaller. Orman yaprak döker, kurur, parmakları dondurur, duyamazsın. Kış geldi zannedersin, fırtına bu! dersin. Üşütür! yaşadığın en güzel yaz gecesini düşünmek...
Nedendir göremezsin. Bu dağı kış değil, sessizlik öldürür. Sensizlik de değil.
Murat YILDIZ
murat.yildiz@kackarillusion.net
http://www.kackarillusion.net